Ariflerin Sohbetinde..

Kıldığımız her namazda Fatiha suresinde Cenab-ı Mevlâmız’ın ifadesiyle dua ederken;

“Bizi doğru yola, nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanların ve sapmışların değil.” deriz.

İmam Kuşeyrî k.s. hazretleri Letâifü’l-İşârât adlı tefsirinden bu ayet-i kerimeleri şöyle açıklar:

“O yol, Allah’a vâsıl olmuş evliya ve asfiyâların yoludur. Ayetin devamında da açıklandığı gibi sırat-ı müstakîm, Allah Tealâ’nın özel nimetler ihsan ettiği peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve sâlihlerin yoludur. Gazaba uğrayanlara ve sapmışlara gelince: Onlar Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden mahrum bırakılmış, kendi hallerine terk edilmiş, kulluk edebini zayi etmiş, taatten kaçmış ve nefsinin elinde kalmış kimselerdir.”

Sırat-ı müstakîm üzere olmak, ancak bu yol üzere yürüyenlerle bir arada olmakla gerçekleşecektir. Tarih boyunca velîlerin, âriflerin vazifesi öncelikle yolu belirgin kılmak, yolculara kılavuzluk yapmak olmuştur. İnsanlara istikameti göstermede, himmet ve gayretlerini hayırlı olana çekmede rehber olmuşlardır. Hem sözleriyle hem halleriyle…

Ashab-ı Kiram’ın meclislerinde Efendimiz s.a.v.’in söz ve hallerinin konuşulması bundandır. Tabiîn ve sonraki nesillerin sözlerinin, tavırlarının özenle seçilip kitap haline getirilmesi de onların bize rehber olması içindir. Sohbet meclislerinde ellerden, gönüllerden düşmeyen eserlerin de sâlihlerin sözlerini, menkıbelerini ihtiva ediyor olması bundandır. Çünkü onlar hikmet ehli zatlardır. Her daim güzel hal üzere olmuşlar, güzelliği sevmiş, iyi olanı tercih etmiş ve istikamet üzere yürümeye gayret etmişlerdir. Onların sözleri, hayatlarından hatıralar, menkıbeler de bugün bize rehberlik etmeye devam ediyor.

Allah dostlarının sözleri bizi kendimize getirir, yaratılış hakikatimizi hatırlatır. Âriflerden Şeyh Muhammed Murad el-Özbekî k.s. hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Mevcudatın yaratılmasındaki sır ve en büyük gaye; İslâm, iman ve ihsan mertebelerinin kemali ile hakikatine ermektir. Buna ‘hakka’l-yakîn’ mertebesi denir. Bu da bütün varlığını Allah Tealâ’ya ibadet yolunda yok saymak, hakka’l-yakîn mertebesine ermiş zatların kalp aynasında kemâl bulmaktır. Bunun yolu da onların sohbetlerine muhabbetle devam etmek, yollarına tâbi olmak, kalp ile onlara bağlanmak (rabıta yapmak) ve onların güzel hallerine boyanmakla gerçekleşir.”

İnsanoğlu ruh ve bedenden yaratılmıştır. Ruh manevi tarafını, beden ise maddi tarafını temsil eder. Beden nefs tarafındadır, ruh ise akıl tarafında. Bedenin istekleri nefs üzerinden ruhu ele geçirirse insan isteklerine mahkum olur. Kutlu yolun rehberleri, ruh ve beden mücadelesinde, nefsin arzularına nasıl galip gelineceğini, yüzün hak ve hayırlı olana nasıl döndürüleceğini öğretir.

İbn Acîbe rh.a. hazretleri şöyle buyuruyor:

“Kalp katılığının ilacı şunlardır: Zikir ve huşu ehli kimselerle sohbet etmek, irfan ehli kâmil mürşidlerin huzur ve nazarlarında bulunmak, nafile oruç tutmak, insanlar uyurken gece kalkıp namaz kılmak, her şeyi ayakta tutan ve hiç uyumayan Cenab-ı Mevlâ’ya yalvarıp yakarmak.”

İmam Şafiî rh.a. hazretleri bir şiirinde şöyle buyurmuştur:

“Kalbim katılaşıp yollarım daralınca, senin affına olan ümidime yapıştım; bu halden kurtuluş vesilem oldu. Günahlarım gözümde büyüdü, fakat onları senin affınla kıyasladığımda affının daha büyük olduğunu gördüm.”

İbnü’l-Bennâ es-Sarakustî rh.a. hazretleri velileri inkâr edenlerin neleri kaybettiklerini şu sözleriyle ifade eder:

“Onlar hakikat ilimlerinden uzaklaştılar. Çünkü onlar nefslerin ve kalplerin cahili olup, insanın maneviyatını hiç tanımadılar. Peşine düşülmeyecek basit işlerin peşine düştüler. Bu kimseler hep maddiyat ve bedenle meşgul oldular. Halbuki her şey onlardan uzaktır, Cenab-ı Hak ise çok yakındır. Onlar bilmedikleri şeyi inkâr yoluna gittiler ve görülen maddenin ötesinde bilinecek hiçbir şey yok zannettiler. Verâ sahibi ve gerçek akıl sahibi bir hakikat ehli onları mana âlemine çağırınca onu inkâr ettiler, zındıklıkla suçladılar ve bid’at çıkardığını söylediler. Onlar bu hastalıklı bakış ile kendi anlayışlarının üstünde bir anlayış ve kendi bildiğinin üstünde bir ilim görmezler. Manevi mertebeler onlara perdelidir, göremezler.”

İrfan sahibi kimselerin kendileriyle uğraşan münkirlere cevap vermek yahut onlarla uğraşmak yerine istikamet üzere yollarına devam etmeleri, irşad ile meşgul olmaları, İbnü’l-Bennâ hazretlerinin buyurduğu hakikatler sebebiyledir. Bu yüzden Allah dostları, sımsıkı yapıştıkları müstakim yolun gerekleri ile meşgul olurlar.

Müfessir İbn Acîbe rh.a. hazretleri şöyle buyuruyor:

“Takva ve velayet makamında istikrarlı velîler Cenab-ı Mevlâ’nın müjdesine mazhar olacaklar. Hiç şüphesiz Cenab-ı Mevlâ verdiği söze aykırı davranmaz. Bu müjde şudur: Kim samimiyetle velîlere tutunur, onların usul ve tavsiyelerine tâbi olur, dinin hükümlerine sımsıkı sarılırsa, velîler o kimseye ahirette şefaatçi olur.

Allah dostlarının terbiye dairesine girip onlarla beraber olan kimselerin genel hali, kendilerini kötülükten korumak ve günahta ısrar etmemektir.”

Ebu’l-Hasan Şâzelî k.s. hazretleri de şöyle buyuruyor:

“Kim bizim ilmimizle, yani tasavvuf ilmiyle meşgul olup ondan pay sahibi olmazsa, büyük günahlarda ısrar ederken ölür de farkında bile olmaz.”

Sözü yine İbn Acibe rh.a. hazretlerinin sözü ile bitirelim:

“Dünya durduğu ve dine bağlılık devam ettiği sürece bu ümmetin içinden Allah Tealâ’ya davet eden kullar eksik olmaz. Bir kısmı Allah Tealâ’nın hükümlerine davet eder, bir başka kısmı da Allah Tealâ’yı tanımaya davet eder. Birinci kısım âlimler, ikinci kısım ise velîlerdir.”

Cenab-ı Mevlâ bizleri dinimizin hükümlerini koruyan ve öğreten âlimlerimizden ve yolumuza ışık tutan, bizlere rehber olan âriflerden mahrum kılmasın.

Tevfik ve inayetiyle…

İnan ve Af dile.

Cenab-ı Mevlâ müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“And olsun ki biz, bu Kur’an’da insanlara türlü türlü misali gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.

İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken onları inanmaktan, Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan şey; öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.

Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkârcılar hakkı bâtılla ortadan kaldırmak için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.

Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan perdeler çektik, kulaklarını da sağırlaştırdık. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.

Bununla beraber Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğratmakta acele ederdi. Fakat onlar için belirlenmiş bir süre vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.

Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları helâk etmek için belli bir zaman tayin etmiştik.” (Kehf 54-59)

Cenab-ı Mevlâ bu ayet-i kerimelerde, özelde iman etmeyip inat edenlere, genelde ise bütün insanlara hitap ediyor ve ibret almamızı emrediyor. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, âlimlerimizin de buyurduğu üzere çok yönlüdür, iç içe derin manalar ihtiva eder. Doğrudan hitap ettiklerinden başka dolaylı olarak da uyardığı yahut müjdeler verdiği kişiler topluluklar vardır. Ayet-i kerimelerin her birini ibret nazarıyla, muhatabını doğrudan kendimiz kabul ederek kalbimizi ve kulağımızı açarak okumamız ve dinlememiz gerekir. Cenab-ı Mevlâ’nın “ayetlerim” buyurduğu kâinat ve içinde olup bitenler de birer ibret vesikasıdır.

Tefsir âlimlerimiz bu ayet-i kerimeleri özetle şöyle açıklamışlardır:

“İnsanları imandan ve istiğfardan alıkoyan şey, öncekilerin âdeti gibi açıkça görecekleri bir mucizeyi beklemeleridir. Böylece onlar, Allah Tealâ’nın önceki toplumları düçar ettiği gibi helak olmayı, açıkça bir azabın gelmesini beklemiş oluyorlar.”

Diğer taraftan bu ayet-i kerimelerde müminler için müjdeler de vardır. Çünkü ayet-i kerimede Allah Tealâ zalimlere mühlet verdiğini ve tayin ettiği vakitte onları cezalandıracağını bildirmekte, müminlerin sabır ve sebat göstermelerini, doğru yoldan ayrılmamalarını emretmektedir.

Bu ilahî kanun tarih boyunca olduğu gibi günümüz müslümanları için de geçerlidir. İslâm’ın garip olduğu Mekke-i Mükerreme günlerinde böyle ayetler müminler tesellisi olmuş, kâfirlerin yüreklerine de korku salmıştır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v., İslâm’ın garip gelip yine garip olacağını buyurmuştur. Bu hadis-i şerifinin tecellisini yaşadığımız son iki asırda, müminlerin sığınağı, tesellisi Cenab-ı Mevlâ’nın adaletidir.

Bu ayet-i kerimelerde tasavvufî hikmetler, incelikler de vardır: “Allah Tealâ mukaddes kitabında zâhirî ve bâtınî bilgilerden kullarının muhtaç olduğu şeyleri açıklamıştır. Fakat kalplerin mâlâyâni şeylere dalması, boş davaların peşine düşmesi ilahî kitabın sırlarını anlamaktan ve ondaki nice hakikatleri idrak etmekten alıkoymuştur. Kimin kalbi arınmış, saflaşmış olursa, Cenab-ı Mevlâ’nın kelamındaki hakikatleri anlar.

Kalbin manevi kirlerden arındırılıp temizlenmesi, aslî safiyetine kavuşturulması ise özel bir niyet ve çaba gerektirir. Zikir ehli olmayı, Cenab-ı Hakk’ın ve kulların hukukuna riayetle tertemiz bir ahlâka, edebe sahip olmayı lüzumlu kılar. Bu da kâmil rehberlerin terbiyesine girmekle gerçekleşir. Onlar ârifibillah zatlardır. Allah Tealâ’nın emri gelinceye kadar yeryüzünde onlardan muhakkak birileri bulunur.

İbn Acîbe hazretleri şöyle buyuruyor:

“Veli kullar, müminler için bir rahmettir. Cenab-ı Mevlâ onları her devirde gönderir. Onlar insanları ilahî azaptan sakındırarak, ilahî müjdeleri haber vererek, tatlı bir dille sohbet ve uyarı yaparak öğüt verirler. Fakat bazı insanlar onların uyarılarından yüz çevirerek ve sohbetlerinden uzaklaşarak onları ve yaptıkları uyarıları alaya alıp eğlendiler. Allah Tealâ ile ve ayet-i kerimeleriyle uyarılıp da ondan yüz çeviren, ona karşı kibirlenen, bizzat elleriyle yapmış olduğu isyan ve kusurları unutan kimseden daha zalim kimse yoktur. Bunun sebebi, onların kalplerinin üzerine perdelerin çekilmesi, isyan ve günah kirlerinin kalpleri kaplaması, böylece o kalbin hiçbir vaaz ve uyarıyı anlamaması, müjdeleri işitmemesidir. Şayet onları hidayete ve tehlikeden dönmeye çağıracak olsan, ezelde haklarında şekâvet hükmü verildiği için asla hidayet yoluna ulaşmazlar.”

Bu sözlerin aynasında görüyoruz ki ihlâs sahibi müminlerin hali şükür vesilesidir. Oturup kalktığı meclisler, istiğfarlar, tevbe kapısını her çalış şükür sebebidir.

İmam Ebu Abdurrahman es-Sülemî k.s. şöyle nasihat ediyor:

“Ey kerem sahibi kardeşim! Allah Tealâ sana ibadet ve itaat ihsan eylesin. Kuşkusuz, en fazla benim muhtaç olduğum, benden daha muhtaç olan kimseyi bilmediğim şeyleri sana tavsiye ediyorum. Nitekim insanların şekâvet makamına en yakın olanı, öğüt veren fakat öğüt kabul etmeyendir. Cenab-ı Mevlâ’dan O’nun zikrini hakkıyla yerine getirmeyi, gaflet örtüsünü, zan ve kuşku perdelerini kaldırmasını diliyorum.”

Cenab-ı Mevlâ bizlere iman nasip ettiği gibi, daima hayra ve Hakk’a davet eden, kalpleri sahibine bağlayan velî kullarının sohbet meclislerinden ayırmasın. Onların ikaz ve öğütlerine kulak veren kullarından eylesin.

Tevfik ve inayetiyle…
M.Mübarek El Hüseyni

İSLAM ve insan

Cenab-ı Mevlâ, Müberra Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurmuştur:

“Allah nezdinde hak din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân 19)

Yine mealen buyurur ki:

“Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Mâide 3)

Bu ayet-i kerimeler, açık bir şekilde Din-i Mübin-i İslâm’ın insanlık için tek doğru yol olduğunu ve sapmaz kopmaz bir şekilde kıyamete kadar devam edeceğini beyan eder.

İslâm’ın nasıl bir adalet, merhamet ve rahmet nizamı olduğu daha ilk günlerinden itibaren türlü şekillerde tezahür etmiştir. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in İslâm’ı tebliğe başlamasıyla en yakınındaki kimselerin yanı sıra evvel emirde Mekke’nin garip ve mazlum kimselerinin iman etmeleri, İslâm ile şereflenmeleri dikkat çekicidir. Müşriklerin de ilk tepkisini çeken durum bu olmuş; alt tabakadan saydıkları kişilerle, kölelerle eşit olmayı kabullenememişlerdir. İslâm’a karşı düşmanlığın ilk sebepleri arasında, toplumun önde gelenlerinin köleleriyle aynı haklara ve aynı statüye sahip olmayı gururlarına yedirememeleri sayılır.

İslâm’ın Mekke-i Mükerreme’de zorlu yıllarda müminlere kazandırdığı iki hususiyet vardır. Biri iman ile şereflenerek yaradılışın özüne ulaşmak, yani tevhid ehli olmak; ikincisi ise iman kardeşliğiyle omuz omuza durup güçlenmek ve zulme karşı mücadeledir. Çok kısıtlı imkânlar içindeki müminler iman kardeşliğiyle yücelmişler, güçlenmişler, İslâm ile şereflenen bütün toplumlarda öncelikle adalet, emniyet ve merhamet yayılmıştır.

Ayet-i kerimede mealen; “Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân,134) buyrulduğu üzere müminler tepkisellik yerine affedici olmayı seçerek Cenab-ı Mevlâ’nın rızasını kazanmayı düstur haline getirmişlerdir. Yine müberrâ Kitabımızda “Sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem 4) buyrulduğu üzere, toplumların hayatları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile gülistana dönmüştür. Bu husus Efendimiz s.a.v.’in gönderiliş maksadına “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” hadis-i şerifine mutabıktır.

İslâm ile şereflenmiş her toplulukta öncelikle tevhid ruhu yerleşmiştir. Böylece dünyanın fani olduğu, insanların dünyada sınandıkları ve ahirette amellerinin tartılıp hesaba çekilecekleri şuuruyla yaşamayı prensip edinmişlerdir. Nitekim dünyada insanoğlunu nefsinin azgınlığına ve zulme karşı dizginleyecek tek husus imandır. Adalet ve merhamet şuurunu dünyada hiçbir sistem hakkıyla tesis edemez. Bunu sağlayacak tek unsur kendi varlığına, başka insanlara ve topyekûn mevcudata Âlemlerin Rabbi’ne iman nokta-i nazarından bakabilmektir.

Yüce dinimiz İslâm, insanın fıtratına yani yaradılış özelliklerine muvafık tek dindir. Çok kısa zamanda en uzak coğrafyalara yayılması, farklı kültür, ırk ve renkten insanlar tarafından kabul görmesi bu yüzdendir. Müslümanlar da tarih boyunca bu şuurla, hiç çekinmeden, hiç bir eksiklik duygusuna kapılmadan dinimizi tebliğ etmişlerdir.

Günümüzde de biz müminlere lazım olan bu şuurdur. İslâm’ın nuru her çağ için yenidir, her karanlığı aydınlatmaya yeter. Bugün de insanlığın yolunu aydınlatacak, doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayıracak tek nizam odur. Bugün de yarın da insanlığın ihtiyaç duyduğu adalet, güven ve merhamet ruhu İslâm’dadır.

Cenab-ı Mevlâ müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyurur:

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz….” (Âl-i İmrân 110)

Yüce dinimiz İslâm her insanın zâhir ve bâtın hayatının vazgeçilmez ihtiyacıdır. İnanmak, kendi varlığını ve bütün mevcudatı büyük bir anlam çerçevesinde görmek ve kalben tatmin olma ihtiyacı her insanın fıtratında vardır. Ayrıca dinimizin esaslarından olan güzel ahlâk hakiki medenîliktir, her insanın sahipleneceği esasları ihtiva eder.

Cenab-ı Mevlâ, Müberrâ Kitabımız’da mealen buyuruyor:

“Allah, dinden Nuh’a tavsiye buyurduğu şeyi sizin için de bir kanun yaptı ve (Ey Muhammed!) sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye buyurduğumuzu da şeriat kıldı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat senin kendilerini davet ettiğin şey müşriklere ağır geldi…” (Şurâ 13)

İnsanlığın asıl geleneği, yolu, nizamı İslâm’dır. Gelmiş geçmiş bütün peygamberler, İslâm’ın esaslarını tebliğ etmişler, bu uğurda mücadele etmiş, can vermişlerdir.

Rabbimiz’in emirlerine itaat eden kimseler olarak itikadımızı sağlamlaştırıp amellerimize özen göstermemiz, şüphesiz ahlâkımızı da ahvalimizi de güzelleştirecektir. Bizim iyiliğimiz, güzel ahlâkımız çevremizin de İslâm’ın nuruyla aydınlanmasına vesile olacaktır. Cenab-ı Mevlâ bizleri iman ile şereflendirdiği gibi, bu âhir zamanda İslâm’a hizmet ile de şereflenenlerden eylesin.

İçinde bulunduğumuz Üç Aylar’ı ve hassaten Ramazan-ı Şerif’i tebrik ederek bitirelim. Cümleten Ramazan-ı Şerif’imiz mübarek olsun, kalbimizi ve kapılarımızı bütün hayırlara açsın.

Tevfik ve inayetiyle…
M.Mübarek ELHÜSEYNİ

İçte ve Dışta Temizlik

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Din temizlik üzerine kurulmuştur.”

Âlimlerimiz bu hadis-i şerifi izah ederken hem zâhirî hem de bâtınî temizliğe işaret etmişlerdir. Zâhirî temizlik bedeni ve giysileri necaset olarak bildirilen kirlerden arındırmanın yanı sıra, genel manada dinin yasaklarını terk edip emirlerini yerine getirmekle tahakkuk eder.

Bâtınî temizlik ise kibir, riya, haset, dünya sevgisi ve benzeri kötü ahlâklardan nefsi temizleyip; tevazu, hayâ, ihlâs, cömertlik ve benzeri güzel ahlâklar ile süslemekle elde edilir.

Âriflerden İmam Haddâd k.s. şöyle buyurur:

“Kim ki zâhirini ibadetlere devam ederek süsler, bâtınını da güzel huylarla ahlâklanmak suretiyle mamur ederse, o kişinin iç ve dış güzelliği kemâle ermiştir. Zira kulun temizlikten nasibi, kötü ahlâk ve amellere uzaklığı ve güzel huylara yakınlığı nisbetindedir.”

Zâhirî amellerin titizlikle yapılması, bâtınî amellerin de titizlikle yapılmasına zemin hazırlar. Amellerde titizlik; farz, vacip ve sünnetlere sımsıkı sarılarak, yasaklananlardan da uzak durarak elde edilir. Kulluğun devamlı ve güzel olması amellerin eksiksiz eda edilmesiyle, tüm şartlarının yerine getirilmesiyle mümkündür. Zâhirini güzelleştiren, amellerin şartlarına riayet eden kula, Cenab-ı Mevlâ da bâtınî güzellikleri ihsan eder.

Zâhir ve bâtını güzelleştirmenin vesilelerinden bir diğeri de, hakiki bir tevbedir. Biliyoruz ki günah kirdir, kirliliktir. Kul hem zâhirinde hem de bâtınında takva elbisesine bulaşan günah lekelerini tevbe ile temizlemeye çalışmalıdır. Lekelerden arındırdığı bâtınını güzel amellerle donatmalıdır. Ayrıca zâhirî ve bâtınî edeplerin muhafazasına dikkat etmelidir.

Şayet edeplerin muhafazasında devamlılık elde edilirse Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’e mutabaat da tam olur. Bu hususta rabbanî âlimlerimiz şöyle buyurmuşlardır: “Nebevî edepleri muhafaza eden kimseyi, Allah Tealâ kötü ahlâk ve çirkin işlere düşmekten muhafaza eder.”

Âriflerden bir zât şöyle buyurur: “Her kim tam manasıyla hür olmak ve kirlerinden arınmak istiyorsa zâhirî ve bâtınî hal hareketlerini şer’i şerife uyarlasın; aklını şer’i şerifin ölçüleriyle kullansın.”

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in sünnetlerini öğrenip mutabaat etmek son derece önemlidir. O’nun örnekliğinde yapılan amellere karşılık kat be kat ecir ve sevap vardır. Bu sünnetleri bilmenin ve uygulamanın yolu ise âlimlerin izini sürmektir. Böyle bir takip bizi yanlışlara, bid’atlara düşmekten koruduğu gibi zâhirimizi ve bâtınımızı da tezyin eder, olgunlaştırır.

* * *

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in günlük hayatın akışı içinde her iş ve durumu bir dua vesilesi yaptığını biliyoruz. O’nun duaları bize hem Cenab-ı Mevlâmıza nasıl yakaracağımızı öğretir hem de kulluk şuurumuza rehberlik eder. Bir yemeğin ardından yaptığı şu duaya bakalım:

“Allah’a hamdolsun. Allahım! Bana helal, güzel rızık yedirdiğin gibi beni sâlih amellerde kullan. Bu yemeği bana yedirip gücüm, kuvvetim olmaksızın beni rızıklandıran Allah’a hamdolsun.” (Ebu Dâvud, Libas 1; Tirmizî Daavât 56; İbn Mâce, Et’ime 16)

Âriflerden bir zât şöyle buyurmuştur:

“Midene haram bir şey girmesine asla izin verme. Çünkü kırk gün helal yiyen kimsenin kalbi nurlanır, oradan diline hikmet pınarları akar. Allah Tealâ ona dünyada zühd sahibi olmayı bahşeder ve gönlü kirlerden arınır. Ayrıca Cenab-ı Mevlâ’nın ona muamelesi güzelleşir. Haram ve şüpheli şeylerle beslenen kimsenin durumu ise tam tersidir.”

Haram ve şüpheli şeylerden sakınmak dinimizin emirlerindendir. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. bu hususu şöyle vurgular:

“Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmesi kaçınılmazdır.” (Buhârî, İmân 40; Müslim, Müsâkât 20)

Haram ve şüpheli şeylere el uzatanın dininde muvaffak olması imkânsız derecesinde zordur. Zâhiren muvaffak olsa da, manen amellerini ifsad edecek afetlere maruz kalır.

Abdullah ibn Ömer r.anhüma şöyle buyurur:

“Namaz kıla kıla yay gibi, oruç tuta tuta yayın kirişi gibi olsanız da, haram ve şüpheli şeylerden sizi sakındıran bir verâya sahip değilseniz Allah sizden bunları kabul etmez.”

Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyenlere yönel.” (Tirmizî, Sıfâtü’l-Kıyâme 60)

Yine buyurmuştur ki:

“Kul sakıncalı şeylere düşme endişesiyle sakıncası olmayan şeyleri terk etmedikçe gerçek takvaya erişemez.” (Tirmizî, Sıfâtü’l-Kıyâme 19; İbn Mâce, Zühd 24)

İmam Haddâd k.s. ise meseleyi şu şekilde izah eder:

“Sakınmanın sadece yeme içme ve giymeyle sınırlı olduğunu zannetme. Aksine her şeyi kapsar. Eğer elinde hem helal hem de şüpheli bir şey varsa, tercih hususunda daha helal ve daha temiz olanı seçmen gerekir. Çünkü helal gıda her şeyin temelidir. Helal lokmanın kalbin nurlanmasına ve ibadetlere çok büyük etkisi vardır.”

Selef-i sâlihînden bir zât şöyle buyurmuş:

“Dilediğini ye, ancak yediklerin ölçüsünde amel işlersin.”

Müminin zâhir ve bâtınını kirlerden arındırması, takva elbisesini giymesiyle tahakkuk eder. Takva elbisesi zırh gibidir; kötülüklerden, haramlardan her daim korur.

Cenab-ı Mevlâ bizleri zâhiren ve bâtınen temizlenen, güzel ahlâk ile süslenen kullarından eylesin. İstikamet üzere giden sâlihlerin yolundan ayırmasın ve mahrum eylemesin
Tevfik ve inayetiyle…
M.Mübarek el Hüseyni

ALLAH cc için dost olunca.

Cenâb-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri sever; onlara verilenlerden içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefslerinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler; işte onlar saadete erenlerdir.” (Haşr 9)

Bu ayet-i kerime, kardeşlik ve sevgi dini olan mücellâ dinimiz İslâm’ın iki rehber nesli, Muhacir ve Ensar’ın kardeşlik ve muhabbetleri üzerine nâzil olmuştur.

Din-i mübin-i İslâm’da kardeşlik, bütünüyle iman temeline dayanır. Kardeş olmak, arkadaş ve sâdık dost olmaktır. Bunu fiilen göstermek, sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardımlaşmak ve dayanışmaktır. Bunlar olmadan kardeşlik iddiasının bir anlamı olmaz. Müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’in öngördüğü kardeşlik, bütün bunları kuşatan bir muhtevaya sahiptir.

Dinde kardeşliğin en güzel numunesini Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. devrinde, O’nun rehberliğinde Ashab-ı Kiram Efendilerimiz ortaya koymuşlardır. Muhacir ve Ensar ilişkisi kardeşliğin ne anlama geldiğini bizlere gösteren en mükemmel örnektir. Medineli Ensar, Mekke’den gelen Muhacir kardeşlerini kendilerinden daha aziz tutmuşlar, onları hiçbir konuda yalnız ve yardımsız bırakmamışlardır.

Muhacir ve Ensar kardeşliği, bunun yanında Ashab-ı Kiram’ın ve sonra gelenlerin birbirlerine karşı tavırları İslâm ahlâkının nasıl tezahür ettiğini gösterir. Yani İslâm kardeşliği, aynı zamanda güzel ahlâkın yayılmasının da en tesirli vasıtasıdır.

İslâm kardeşliğinin esası, Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in buyurduğu üzere Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. Allah için buğzederken de şahıslara değil kötü fiillere buğzetmek gerektiği, âlimlerimiz tarafından özellikle belirtilmiştir. Böylece ıslah etmek, ıslah olunca muhabbeti kolayca inşa edebilmek mümkün olmuştur.

Fıkıh kitaplarımızda, İslâm ahlâkına dair eserlerde ve tasavvuf erbabının sohbetlerinde İslâm kardeşliğinin edep ve ölçüleri anlatılmıştır. Bu edep ve ölçüler ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden alınmıştır. Tekrar edelim, bu ölçülerin en başında Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek vardır.

Kaynaklarımızda anlatıldığına göre, kıyamet gününde iki kimse muhasebeye çekilip ikisi de azaba müstahak olurlar. Meğer bu iki kişi dünyada dost imişler. İkisi birden azapla emrolunup melekler tarafından götürüleceği vakit içlerinden biri der ki:

– Ya Rabbi, dünyada biz birbirimizin dostuyduk. Şimdi ikimiz de azaba müstahak olduk. Yine senin hüküm ve fermanına halel gelmemesi için dostumun günahını da bana yükle, ben onun için de azap göreyim, dostum cennete girsin.

Cenab-ı Mevlâ buna karşılık buyurur ki:

– Sen bu kadar aciz halinle bu cömertliği yapıyorsun. Benim keremime layık olan ise ikinizi de affetmemdir.

Allah rızası için kardeşliğin, dostluğun ahirette de faydasının olduğu hakkında Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Kim dünyada Allah rızası için bir dost severse, ahirette de Allah Tealâ ona cennette bir köşk bina eder.” (İbn Ebî Şeybe, Musannef, No: 34759)

Kişinin dostunu tanıması da dostluk edeplerindendir. Hz. Ömer r.a. bir mescidde sağına soluna bakar, Allah Rasulü s.a.v. de sebebini sorunca: “Bir dostum var, ona bakıyorum.” der.

Meğer Hz. Ömer r.a. bir süre dostluk ettiği bu kişinin ismini sormamış. Görünce yanına giderken Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:

– Bir kimseye muhabbet duyduğun vakit, kendisinin ve babasının ismini sor, evini öğren. Hastalanırsa ziyaret eder, işi olduğunda yardım edersin.

Bir diğer edep de, onu sevdiğini dostuna söylemek, yani muhabbetini izhar etmektir.

Ashab-ı Kiram’dan biri Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’e gelerek “Ya Rasulallah, benim falanca kişiye muhabbetim var.” der. Efendimiz s.a.v. de: “Sen muhabbetini ona bildirdin mi?” buyurur. “Bildirmedim.” der. Efendimiz: “Ona muhabbetini bildir.” buyurur.Bunun üzerine sahabi varıp o kişiye söyleyince o da, “Benim de sana muhabbetim böyledir.” der. Her iki sahabi Allah Rasulü s.a.v.’e gelip durumu arz ederler. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:

– Dostunla ve hazırladığın karşılıkla haşrolursun.

Kardeşlik ve dostluk edeplerinden başka biri de dostunu ziyaret etmektir. Rahatsızlık vermeden ne kadar çok ziyaret ederse o kadar sevaba nail olur. Âlimlerimiz bu ziyaretin Cenab-ı Mevlâ’nın rızası gözetilerek ve sevap umarak yapılması gerektiğini söylemişlerdir. Ziyarete giderken güzel giyinmesi, güzel kokular sürmesi de edeplerdendir.

Dostun dostu ziyaret etmesindeki bir diğer edep de, ziyarete gelen dosta hizmet edilmesi, külfet olmayacak şekilde ikramda bulunulmasıdır. İkram, mücella dinimiz İslâm’ın emrettiği hikmetli işlerdendir. İhtiyaç olsa da olmasa da ikram etmekte ve yemek yedirmekte pek çok güzellik ve bereket vardır.

Dostluk edeplerinden biri de ikramı reddetmemektir. İkram olunan dost, yapılan ikramı yeterli ve güzel görmelidir. İkram eden kişi ise yaptığı ikramı gözünde büyütmemeli, sonrasında başa kakmamalıdır.

Önemli dostluk edeplerinden biri de sadakattir. Sadakatin gereği de dost hakkında gelen haberlere araştırmadan, tahkik etmeden inanmamak; daima hüsnüzan üzere olmaktır. Ayrıca kusur aramamak, ortaya çıkmış kusuru örtmek esastır.

Şüphesiz güzellikler dostlukla yayılır. Güzel ahlâk dostluk ile benimsenir. Mürşidler, müridânına her daim güzel dostlar edinmelerini, ihvan arasındaki muhabbeti asla zayi etmemelerini tavsiye etmişler, bu hususta eserler yazmışlardır.

Dostlar hayatta iken gözetilecek edepler gibi vefatlarından sonra da dikkat edilecek edepler vardır. Eskiler “dost vefat ettikten sonra gösterilecek az bir vefa, dost hayatta iken gösterilecek çok vefadan hayırlıdır” demişlerdir. Vefat eden dostun ailesinin, çocuklarının hatırını sormak, ihtiyaçlarına yardımcı olmak müminin güzel ahlâkındandır.

Rivayet edildiği üzere, Medine-i Münevvere’de Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v., ihtiyarca bir kadına hürmet gösterirdi. Bunun sebebini sordular. Efendimiz s.a.v. buyurdu ki: “Bu kadın Mekke-i Mükerreme’de Hatice’yi ziyarete gelirdi. Eskilere iyilik de dindendir.”

Cenab-ı Mevlâ bizleri imanın gereği ve tezahürü olarak kardeşlerini seven, onlara vefalı davranan kullardan eylesin. İslâm kardeşliği ve dostluğu ile hayatımızı bereketlendirsin. Güzel ahlâkı nesillerimize bahşetsin.

Tevfik ve inayetiyle…
M.Mübarek Elhüseyni

Rahmete Yolculuk..

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“…Gitmeye imkân bulabilenler için evimi (Kâbe’yi) haccetmek, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır…” (Âl-i İmran 97)

Ayet-i kerimedeki “imkân bulabilenler” ifadesinin şartları âlimlerimiz tarafından belirlenmiş, ilmihaller başta olmak üzere fıkıh kitaplarımızda tafsilatıyla anlatılmıştır. Her müminin kendi şartlarını bu ölçülere göre değerlendirip, anlamakta zorlandığı hususları liyakat sahiplerine sorarak hareket etmesi gerekir. Gerekli şartları taşıyanların ömürlerinde bir kez hac yapması farzdır.

Günümüzde yeterli imkâna sahip olsalar da, kontenjan sınırlı olduğu için ancak kura neticesinde hacca gidilebildiğini, bazen birkaç yıl beklendiğini unutmamak gerekiyor. Bu durumda üzerine hac farz olan her bir müminin ertelemeden hacca niyetlenmesi, kaydını yaptırması lazımdır.

Cenab-ı Mevlâ Kur’an-ı Kerim’de, dünya hayatında yapmadığı ameller için ahirette pişman olanların şöyle dediğini bildirir:

“…Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!..” (Münâfikûn 10)

Müfessirlerin sultanı İbn Abbas r.a. bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmiştir:

“Zekât vermeksizin ve hacca gitmeksizin ölen kimse dünyaya geri döndürülmeyi ister. Bu ayet-i kerime müminler için ağır bir hüküm içermektedir.”

Âlimlerimizin tamamı imkânı olan kişinin hac ibadetini geciktirmemesi gerektiğini söylemişlerdir. Eskiden, giden kişi padişah bile olsa aylarca süren yolculuk zahmeti vardı. Hacılar ayrıca yol boyunca tehlikelerle karşı karşıya kalıyordu. Günümüzde kontenjan sınırlı olsa da artık ulaşım ve konaklama zahmet olmaktan çıkmış, şükredilecek bir nimet haline gelmiştir.

Bilindiği üzere farz haccın zamanı Zilhicce ayının ilk on günüdür. Fakat “hac ayları” olarak tarif edilen Şevval, Zilkade ve Zilhicce aylarında mukaddes beldelerde olmak, hac öncesi umre ve bu kapsamdaki ibadetler büyük sevap vesilesidir.

Hacca gitmeden borçları ödemek, insanlarla helalleşmek ve sonra ihlâs ile niyet ederek yola çıkmak lazımdır. Bu yolculuk Cenab-ı Mevlâ’nın emrine itaat etmek, çağrısına icabet etmektir.

Günümüzde artan imkân ve kolaylıklar sayesinde insanlar dünyanın dört bir yanını gezip görebiliyor. Dinimizin hükümlerine muhalif bir husus olmadığı sürece bunda bir beis yoktur. Hatta müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de beyan edildiği üzere ibret vesilesidir.

Fakat unutmamak gerekir ki, imkân ve fırsat ele geçtiğinde ziyaret için ilk gidilecek yer Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’dir. Çünkü bu ziyaret ile sadece üzerimize farz olan bir ibadeti ya da umre sünnetini eda etmiş olmayız. Kalbimiz şenlenir, ibadetlerimiz tazelenir, ümidimiz kuvvetlenir. Orada dünyanın dört bir yanından gelen mümin kardeşlerimizle Beytullah’ı tavaf ederek, Safa ve Merve arasında sa’y ederek, Arafat’a çıkarak, Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in ravzasını ziyaret ederek, İslâm’ın ilk neslinin hatıralarıyla, maddi manevi bir huzur ile memleketimize döneriz.

Hac ibadeti hem mâlî hem bedenî bir ibadettir. Hac yolculuğu, orada ikamet, kurban kesmek ve sadaka vermek gibi ibadetler malımızın temizlenmesine vesile olur. Bedenen orda olmamız, ihrama girerek Cenab-ı Mevlâ’nın yasaklarına riayet etmemiz de imanımızı kuvvetlendirir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Kabul edilmiş haccın karşılığı ancak cennettir.” (Buhârî, Umre 1; Müslim Hac 437; Tirmizî, Hac 2-88)

Yine buyurmuştur ki:

“Haccın iyiliği güzel söz söylemek ve yoksullara yedirmektir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III-325; Hâkim, Müstedrek, I, 484)

Hac ibadetinde pek çok hikmet vardır. Bu hikmetlerin tahakkuku için farz, vacip, sünnet ve edeplere riayet etmek önemlidir. Ebu Tâlib el-Mekkî hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Hacı, dikkat çekici giysilerden ve insanların gözüne takılacak eşyalardan sakınmalıdır. Zenginlere, mal mülk biriktirmeyi seven ve bununla övünen dünya ehline benzemekten kaçınmalıdır. Aksi halde kibir ehli insanlardan yazılır. Orada nimet ve rahatlık için de kendini zorlamamalıdır. Çünkü bunlar Allah Tealâ’nın yolunda güzel görülmemiştir. Allah yolunda sıkıntı, çile, susuzluk ve zorluk artıkça yapılan amelin fazilet ve sevabı da o derece artar. Peygamber Efendimiz s.a.v. bir devenin üstünde haccetmişti. Altında sade bir palan ve dört gümüş para değerinde eski bir kadife örtü vardı.”

Bu nasihatler haccı sıkıntıya, zorluğa çevirmek için değildir. Sadece herkesin elindeki tabii imkânların üstünü zorlamamak, orada birçok zahmetin olduğunu, olacağını bilerek gitmek gerektiğini ifade etmektir. Evet; tavafın kendine göre bir zorluğu vardır; sa’y ve diğer ibadetlerin de öyle… Bütün bunları milyonlarca mümin ile birlikte yapıyor olmanın, alışık olmadığımız bir sıcaklık altında, izdiham içinde ibadetlerimizi eda ediyor olmanın zorluğu bellidir. Bu zorluklardan kaçınmak, ibadetlerin faziletinden de mahrum olmak demektir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in şu iki hadis-i şerifi günümüz müminleri için manidardır:

“Hac, saç baş dağınıklığı ve toz toprak içinde kalmaktır.” (İbn Mâce, Menâsık 6)

“Allah Tealâ meleklerine şöyle buyurur: Benim evimi ziyaret edenlere bakın. Onlar derin vadilerden saç baş dağınık ve toz içinde bana geldiler.” (Ebu Ya’lâ, Müsned, Nr. 4106; Heysemî, Zevâid, III, 257)

Bu zahmetler artık günümüzde yok. Hacıların büyük bir kısmı uçakla mukaddes beldelere ulaşmakta, otellere yerleşmektedir. Bu mekânların hemen hepsi belli bir standartta hizmet sunmakta, serin odalarda hacıları ağırlamaktadır. Harameyn’de açık alanlar bile büyük klimalarla serinletilmekte, hacıların zahmeti azaltılmaktadır. Şüphesiz bunca nimetin ve kolaylığın karşılığı ihlâs ile ibadet, dua ve şükürdür.

Müminlerin hacda sadece ibadetle meşgul olması, İslâm dünyasının çeşitli ülkelerinden gelen kardeşlerini çekiştirmemesi çok önemlidir. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Yemenliler hacıların süsüdür.” (Heysemî Zevâid, 10-55)

Âlimlerimiz bu hadis-i şerifin söylenme sebebini şöyle izah etmişlerdir: Hacı, giyecek ve kullandığı eşya bakımından Yemenlilere benzemeye çalışmalıdır. Onların hacda izledikleri yol ve âdetleri takip etmek, Selef-i Sâlihîn’in takip ettiği yola girmektir. Allah Rasulü s.a.v. ve ashabının izinden gitmektir. Onların az malla yetinip, halka fazla karışmadan yaşamaları övülmüştür.

Belki günümüzde o Yemenli hacıları bulamayabiliriz. Fakat bu hadis-i şerif bize, sade yaşayan, ibadetle meşgul olan, insanlara zahmet vermeyen, mukaddes beldelerde çarşı pazardan ziyade Harameyn’de vakit geçiren müminleri örnek almak gerektiğini işaret eder. Hac yolculuğu esnasında Allah dostlarının sohbetlerine kulak vermek, tavsiyelerine uymak bu işaretleri tanımayı kolaylaştıracaktır.

Yine mukaddes bir zaman dilimindeyiz. Hac mevsimini ve kurban bayramını idrak ediyoruz. Cenab-ı Mevlâ bizlere mübarek beldeleri ziyaret etmeyi, buraların edebine riayetle ibadetlerimizi eda etmeyi nasip eylesin. Hac nasip olan kardeşlerimizin haclarını mebrûr hac eylesin. Bayramınız mübarek olsun.

Tevfik ve inayetiyle…
M.Mübarek ElHüseyni

Nimet ve Şükür

Cenab-ı Mevlâ, müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“Şükreder ve inanırsanız Allah size niçin azap etsin? Allah şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa 147)

Cenab-ı Mevlâ bu ayet-i kerimede, şükürle imanı bir arada zikretmiş ve ikisi bulunduğunda azabı kaldıracağını beyan etmiştir.

Nitekim bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur:

“Şükredenlerin mükâfatını vereceğiz.” (Âl-i İmrân 145)

Şükür, nimetin farkında olmak ve kıymetini bilmektir. İnsan her biri lütfu ilahî olan nimetlere körleşmezse, onların farkında olursa, şükrünü eda edecek kalp uyanıklığına da sahip olur. Eline geçmeyen nimetlerin sıkıntısıyla kalbini meşgul etmez. Mahrum kaldığından çok daha fazlasına nail olduğunu bilir. Belki bu yüzden şükür birçok ibadetin sevabını içinde barındırır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. buyurur ki:

“Yemek yiyip şükreden kimse, (sevap bakımından) oruç tutarak sabreden kimse gibidir.” (Tirmizî, Kıyame 43, İbn Mâce, Sıyâm 55; vd.)

Şükür, daha birçok ayet-i kerimede iman ve zikirle birlikte anılmıştır. Ashab-ı Kiram’ın büyüklerinden İbn Mes’ud r.a. şöyle buyurmuştur: “Şükür imanın yarısıdır.” Ayet-i kerimede de “Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (Ankebût 45) buyurulmuştur.

Şu halde şükür, imanı kuvvetlendiren bir sütun ve zikre açılan bir kapıdır.

Âlimlerimiz iman nimeti için sürekli şükredilmesi gerektiğini söyler. Ayrıca ayet-i kerimelerde de Fahr-i Kâinat s.a.v. Efendimiz’in rahmet ve rehber olarak gönderilişine şükür gerektiğine işaret bulunduğunu hatırlatırlar. Çünkü dünya hayatında en büyük nimet imandır. İmanın vesilesi de Fahr-i Kâinat s.a.v. Efendimiz’dir.

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımızda İblis’in şöyle dediğini beyan buyuruyor:

“Öyle ise beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım, sen de çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (A’raf 16-17)

Görüldüğü gibi şeytan, keseceği yollardan birinin de şükür yolu olacağını yemin ederek söylemiştir. Ebu Tâlib Mekkî k.s. bu ayet-i kerime üzerine şöyle demiştir:

“Eğer şükür kulu Allah Tealâ’ya ulaştıran bir yol olmasaydı, şeytan o yolu kesmeye çalışmazdı. Eğer şükredenler Allah Tealâ’nın dostu olmasaydı, mel’un İblis onların az olacağını söylemezdi.”

Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Andolsun, İblis onlar aleyhindeki zannını hakikaten doğru buldu da içlerinde müminlerden ibaret bir gruptan başkası ona tâbi oldular.” (Sebe 20)

“Kullarımdan hakkıyla şükreden azdır.” (Sebe 13)

Yine Ebu Tâlib Mekkî k.s. der ki:

“Hakkıyla şükreden kimse, az nimete de şükredendir. Yani sahip olduğu tek bir nimet için devamlı şükreden kimsedir. Bu, rubûbiyet ahlâkından bir ahlâktır. Bunun için Allah Tealâ, kendisini ‘Şekûr’ ismiyle isimlendirmiştir.”

İrfan ehli âlimlerimiz, şükrün yakîn makamlarından bir makam olduğunu söylemişlerdir. Bu makamı elde etmek, elde edildiyse muhafaza etmek için gayret ve sabır gerekir. Böylece nice güzel haslet ele geçer, müminin çevresi farkında olmadan manevi surlarla muhafaza altına alınır.

Şükür nasıl eda edilir? Öncelikle şükür, bütün nimetlerin, eşi ve benzeri olamayan Cenab-ı Mevlâ’dan geldiğini bilmektir. Darlıkta da genişlikte de her şey O’dan gelmekte, O’nun taksimiyle olmaktadır. Bu taksim kulları üzerinde de ilâhî hesaba ve hikmete uygun cereyan etmektedir. Nitekim Cenab-ı Mevlâmız şöyle buyurur:

“Sizde nimet namına her ne varsa hep Allah’tandır. Sonra size keder dokunduğu zaman da hep O’na feryat edersiniz.” (Nahl 53)

Elde edilen nimeti asıl vereni bilmek kalbin şükrüdür. Kalp ile dilin durumu farklıdır. Dil söyler geçer, kalp ise alır sahiplenir ve daima hatırda tutar.

Kalbin şükrü böyleyken dilin şükrü de Allah Tealâ’yı güzelce senâ etmek, O’na çok hamd ve övgüde bulunmaktır. Nimet ve ikramlarını anarak iyilik ve ihsanlarını anlatmaktır. Yüce Mevlâ’yı kullara şikâyet etme gafletine düşmemektir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. bir adama;

– Nasıl sabahladın, diye sorar. Adam;

– Hayır içinde, cevabını verir. Efendimiz s.a.v. ikinci kez sorusunu tekrarlar:

– Nasıl, ne halde sabahladın?

Adam tekrar:

– Hayır içinde, diye cevap verir.

Efendimiz s.a.v. üçüncü kez sorduğunda bu kez adam;

– Elhamdülillah, Allah’a şükrolsun ki hayır içinde, der. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:

– Senden söylemeni istediğim işte buydu. (Taberânî, el-Evsat, No: 4372; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, No: 4448-4449)

Selef-i Sâlihîn’den olan zatlar, kardeşleriyle karşılaştıkları zaman birbirlerinin hal ve hatırlarını sorduklarında sadece karşısındakinin hamd ve şükrünü ortaya çıkarmak, böylece onların sevabına ortak olmak isterlerdi. Çünkü bu hal hatır sorma işi Allah Tealâ’nın zikrine sebep oluyordu.

Âriflerden bir zat şöyle nasihat etmiştir: “Bir kimseye halini sorduğunda, Rabbi’nden şikâyet edip O’nun kaderine hoşnutsuzluk belirteceğini bilirsen, sakın ona hal hatır sorma. Yoksa onun şikâyet ve cehaletine ortak olmuş olursun.”

İstikamet üzere sebat etmek şükürdür. İbadetlere devam etmek şükürdür. Bedenle yapılan ibadetler, sağlıkta veya hastalıkta beden nimetine şükürdür. Mal ile şükür ise, ilahî rızaya muvafık bir şekilde harcamak ve infak etmektir.

Kul, zâhirî yahut bâtınî her türlü nimete şükrünü eda etmeye gayret etmelidir. Şükre gayrete bile şükretmek lazımdır. Böylece kulun istikameti sağlamlaşır.

Dünya nimetlerine ve insanların hallerine de bakıp şükretmek lazımdır. Bu yönüyle şükür aynı zamanda tefekkürdür. Kulun halini, çevresini, insanları, olayları fark etmesini sağlar.

Şu ayet-i kerime mealiyle bitirelim:

“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Nahl 18)

Cenab-ı Mevlâ bizleri verdiği nimetlerin kıymetini bilen ve şükredebilen kullarından eylesin.

Tevfik ve inayetiyle…
M.Mübarek El Hüseyni

Size Bir Haber Gelince..

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa zarar verirsiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucûrât 6)

Tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de müminler türlü imtihanlar ve çilelerle karşı karşıya. Zaman ve zemin değişse de imtihanlar değişmiyor. Yahut her devrin kendine göre bir zorluğu, çetin bir imtihanı oluyor. Günümüzde de müslümanları, hatta insanlığı en çok zorlayan durumlardan biri, iletişim teknolojileri sayesinde sınırların ortadan kalkması, doğru yanlış her türlü bilginin herkese ulaşması oldu. Nice imkânları içinde barındıran bu durum, aynı zamanda kalp ve kafa karışıklığının, endişelerin, fitnelerin de kolayca yayılabilmesi manasına geliyor.

Şüphesiz günümüzdeki imkânlar doğru; yani Allah Tealâ’nın ve kullarının hukukuna dikkat edilerek kullanıldığında birer nimettir. Hız ve hazzın nefsi ayartmasına izin verildiği ölçüde ise felakettir.

Yazımızın başına aldığımız ayet-i kerime meali, Mustalikoğulları Gazvesi’nden sonra nâzil olmuştur. Allah Rasulü s.a.v., sahabenin büyüklerinden Velid bin Ukbe r.a.’ı zekâtlarını almak için Mustalikoğulları’na göndermişti. Bu kabile ile Hz. Velid r.a. arasında ise Cahiliye devrinden kalma bir husumet vardı.

Mustalikoğulları, kendilerine Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in bir elçisinin geldiğini haber alınca, ona hürmet için karşılamaya çıktılar. Hz. Velid r.a. ise kalabalığı görünce, onların kendisiyle savaşmak için geldiğini zannetti. Hemen geri döndü ve Allah Rasulü s.a.v.’e:

– Mustalikoğulları dinden dönmüş, bana zekâtı vermediler, dedi.

Bunun üzerine Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. onlara savaş açmayı düşündü. Sonra durumu öğrenen Mustalikoğulları Efendimiz s.a.v.’e gelerek, elçisine hürmet için karşılamaya çıktıklarını, başka bir durumun olmadığını haber verdiler.

Efendimiz s.a.v. onları hemen tasdik etmeyip Hâlid b. Velid r.a.’ı bir grup askerle oraya gönderdi. Hz. Hâlid r.a.’a oraya gizlice girmesini, durumları hakkında bilgi toplamasını, imanlı olduklarına kanaat getirirse zekâtlarını alıp dönmesini, aksi halde kâfirlere yapılan muameleyi yapmasını emir buyurdu.

Hâlid bin Velid r.a. Mustalikoğulları’nın memleketine vardığında, akşam ve yatsı ezanları okunduğunu işitti. Sonra gidip zekâtlarını aldı. Dedikleri gibi Allah Rasulü s.a.v.’in elçilerine hürmetkârdılar. Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerime indi.

Âlimlerimiz ayet-i kerimede geçen “fâsık” kelimesinin daha sonraki durumlara uyarı için olduğunu ve bu yanlış haberi getiren kişinin de tevbe etmesi gerektiğini hatırlattığını beyan buyurmuşlardır. Nitekim âlimlerimiz, Hz. Velid r.a.’ın iman ehli olduğunun kesin olması sebebiyle bu ayetin müteşabih; ayrıca kullanılan kelimenin manasının genel olduğunu söylemişlerdir. Yani Kelâmullah’taki söz konusu hitap bütün müslümanlaradır.

Ayet-i kerimelerin nüzûlüne, bütün bir ümmete örnek olacak şekilde, Ashab-ı Kiram’ın yaşadıkları zemin olmuş; dinimiz onların imtihanlarıyla, sabır, gayret ve fedakârlıklarıyla tamamlanmıştır. Bu ayet-i kerimede de birçok hikmet vardır.

Öncelikle Hz. Velid r.a.’ın araştırmadan haber getirmesi durumuna bir işaret vardır. Allah Rasulü s.a.v. de bu durumda savaş açmayı düşünürken, hikmet-i ilahî, Mustalikoğulları’ndan haberci gelmiş ve yanlış anlaşılmayı haber vermiştir. Bunun üzerine Allah Rasulü s.a.v. tedbiri elden bırakmamış ve Hâlid b. Velid r.a.’ı bir grup askerle oraya araştırma yapmak ve duruma göre hareket etmek üzere göndermiştir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’i bir haber geldiğinde böyle tedbirli hareket etmeye sevk eden durum daha önce yaşananlardır. Bazı kabileler Ashab-ı Kiram efendilerimizi davet ederek onlara pusu kurup şehit etmiş, bazı kabileler de zekât vermeyi reddetmişlerdir. Yani zaman ve zemin, gelen haberi doğrular nitelikte olabilir. Hatta karşı taraf ile düşmanlık da olabilir. Düşmanlığın devamına dair bazı işaretler de olabilir. Yine de peşin hükümlü olmamak, araştırmak, hakikate ulaşmaya çalışmak Cenab-ı Hakk’ın bir emridir.

Günümüzde ise başta işaret ettiğimiz üzere haber vasıtaları çeşitlenmiştir. Bu vasıtaların büyük bir kısmı ise belli ajanslardan beslenmektedir. Haberi üreten kaynak, kendi niyet ve amaçlarına göre haberin muhtevasını da servis edilme şeklini de belirlemektedir. Hatta sadece belli haberleri yahut olayın belli kısımlarını servis ederek kamuoyunu topluca yönlendirebilmektedir. Neticede bazen siyahı beyazdan ayıramayacak kadar bulanıklık söz konusudur.

Son yıllarda güya güvenilir nice haber kaynağı, müslümanları ve ülkemizi karalamak için çok küçük bir araştırmayla yalan olduğu ortaya çıkan haber, resim ve videolarla yönlendirme yoluna başvurmaktadır. Burada dinî veya siyasî niyet açıktır. Müslümanlar da buna karşı ortak bi şuura ve tavra sahip olmalıdır. Her şeyden önce Cenab-ı Hakk’ın, müslüman kardeşlerine karşı hüsnüzanla hareket etmesini, gelen haberleri hemen kabul etmemesini emrettiğini hatırlamalıdır.

Günümüzde özellikle sosyal medya üzerinden şahısların kalbinde ve karakterinde taşıdığı hastalıklar bulaşıcı virüsler gibi kitleleri etkileme imkânı bulabiliyor. Bu durumun sebep olduğu fitneler, bir süre sonra gerçek ortaya çıksa da, ortamın tefessüh etmesine, sonrasında da iz bırakmasına sebep oluyor.

Bu durumda bizim sığınağımız İslâm ahlâkı olmalıdır. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in gösterdiği yol üzere yürümeye gayret etmek, elimizden ve dilimizden insanlara zarar gelmemesine çalışmak, bizi yönlendirmeye, galeyana getirmeye çalışanlara karşı da ferasetli olmak lazımdır.

Müslümanların en büyük gücü imandır. İmanın içinde mündemiç bulunan kardeşlik ruhu, hassasiyet ve cesaret her türlü fitne ve güce karşı gelmeye yeter. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in tebliğe başladığı zaman tam bir kabalık, zulüm ve fitne zamanıydı. Doğru söze sahip çıkan kimse yoktu. Fakat az olan sahabiler birlik oldular, sayıca çok, her türlü imkâna sahip müşriklere galip geldiler.

Müberra Kitabımız’da müşriklerin ve münafıkların uydurdukları haberlere, attıkları iftiralara, müslümanların moralini bozmak için giriştikleri yöntemlere cevap olarak inmiş yüzlerce ayet-i kerime vardır. İman üzere, birlik üzere sebat etmek, ferasetli olmak her devirde müslümanları fitneden ve düşmanın art niyetinden muhafaza edecektir.

Cenab-ı Mevlâmız’ın tevfik ve inayetiyle…
M. Mübarek Elhüseyni

Müminin Dünya Halleri.

Cenab-ı Mevlâ, müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de mealen şöyle buyuruyor:

“Kuşluk vaktine and olsun. Sükûna erdiği zaman geceye and olsun ki Rabbin seni ne bıraktı ne de sana darıldı. Doğrusu ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.” (Duha 1-5)

Bu ayet-i kerimelerin nüzul sebebi şöyledir: Fecr suresinin inişinden sonra bir süre vahiy kesilmiş, müşrikler bu olayı kullanarak Hz. Peygamber s.a.v.’e, “Herhalde Rabbin sana darıldı, seni terk etti” demişlerdi. Bu sözlerden dolayı Efendimiz s.a.v.’in duyduğu üzüntü üzerine bu sure inmiştir.

“Asr-ı Saadet” dediğimiz devir, Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in tebliğe başladığı zamandan vefatına kadar olan süredir. Bu Saadet Asrı, adı üzerinde saadet vaktidir, fakat bu saadet kolaylık, bolluk, rahatlık içinde yaşanmış bir devir demek değildir. Nitekim Tâbiîn neslinden bir zat, sahabi efendilerimizden birine;

– Keşke ben de Asr-ı Saadet’te yaşamış olsaydım, demesi üzerine o sahabi;

– Sakın bir daha öyle söyleme! O zaman zorluk ve sıkıntı zamanıydı. Allah Rasulü s.a.v.’i görüp O’nu inkâr edenler oldu, meyanında sözlerle uyarmıştır.

Hiçbir saadet kolay ele geçmiyor. Hele de geçici dünya saadetine değil de uhrevî saadete gönül vermiş olanlar için bu dünya sıkıntı ve mihnet yurdudur. Bu yüzden Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. bir hadis-i şerifinde ölümü “müminlerin armağanı” olarak vasfetmiştir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’e ilk vahyin geldiği dönem “cahiliye” devridir. Bu, okuma yazma cahilliği değildir. Yaşanan hayatın zulmetle dolu olmasından, hak ve hakikate kimsenin itibar etmemesinden, fakirlerin gariplerin zulüm altında inlemesinden dolayı “cahiliye devri” denilmiştir.

Efendimiz s.a.v. kendi kabilesi olan Kureyş’e peygamberliğini duyurup onları imana davet ettiğinde ancak birkaç kişi ona inanmış, bu az sayıda mümine de yapmadıkları eziyet bırakmamışlardı. Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere İslâm’ın “garip” olduğu zamanlardı. Açıktan ibadet etmek, müminlerle bir araya gelmek mümkün olmuyordu. Müşrik aileler, İslâm’ı kabul etmiş gençleri evlerine hapsediyor, müslüman köleler ise ölümle sonuçlanacak işkencelere maruz kalıyordu. Müminler bütün bu eziyetlere sabrediyor, imanlarından taviz vermiyordu.

Cahiliye müşrikleri, nübüvvetten önce de son derece itibarlı bir insan olan, hatta “el-emîn” sıfatıyla andıkları Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’i de dışlamıştı. Her fırsatta O’na eziyet etmek için uğraşıyor, ağza alınmayacak hakaretler ediyor, O’nu vazgeçirmenin mümkün olmadığını gördüklerinde de zarar vermek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Zulüm ve baskı dayanılmaz bir hal alınca, Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. müslümanlara Habeşistan’a hicret etmelerini emir buyurdu. Özellikle garip ve kimsesiz müslümanları oraya göndermişti. Müşrikler orada da rahat vermeyecek, fakat Habeş kralı Necaşi müminlere sahip çıkacaktı.

Mekke’de ise Kureyş’in baskısı gittikçe artıyor, bütün Mekke halkı müslümanlara boykot uyguluyor, temel ihtiyaçlarını bile temin etmelerine müsaade etmiyordu. Efendimiz s.a.v.’in yirmi üç yıllık tebliğinin on üç yılı Mekke devridir. Ve bu yıllar baştan sonra son derece çetin zamanlardır.

Müslümanlara boykot uygulandığı zamanlarda bazı insaflı Mekkeliler akrabalık hukukuna da yaslanarak temel ihtiyaçları temin hususunda müslümanlara gizlice yardım etmişlerdir. Medine’ye hicretten sonra, özellikle de Mekke’nin fethinden sonra bu kimselerin birçoğu İslâm ile şereflenmiş, sahabi olma şerefine nail olmuşlardır.

Bu dönemlerde Efendimiz s.a.v. müminleri baskıdan kurtarmak ve İslâm’ı tebliğ edebilmek için arayışlara girmiş, ilk önce Taif’e gitmiştir. Zeyd bin Hârise r.a. ile çıktığı bu yolculukta Taif eşrafı da Mekke müşrikleri gibi davranmış, hatta çocuklarına Efendimiz s.a.v.’i taşlatmıştır. Bunca eziyet ve hakarete rağmen Efendimiz s.a.v. beddua etmemiş, “onlar bilmiyor…” diyerek nasıl bir “rahmet peygamberi” olduğunu insanlığa göstermiştir. Günümüzde Mekke-i Mükerreme’ye gidenler, Efendimiz s.a.v.’in bu hüzünlü yolculuğun dönüşünde istirahat buyurduğu mevkiye inşa edilen mescidi ziyaretle o hatıraları yâd ederler.

Mekke civarında yıl içinde kurulan büyük panayırlarda da Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in tebliğ için müsait bir belde arayışı devam etmiştir. Uzaktan gelen kabilelerin çadırlarına girip “Bana imkân verin, beldenizde İslâm’ı tebliğ edeyim” demiş, fakat sürekli O’nu takip ederek girdiği çadırlara gidip iftiralar atan Ebu Leheb ve diğer müşrikler engel olmuşlardır. Nihayet, Medine’den gelen birkaç kişi ile görüşmüş, Mekke dışından ilk onlar İslâm’ı kabul etmişlerdir. Takip eden yıl içinde, hac mevsiminde Medinelilerle Akabe mevkiinde gizlice buluşulmuş ve “Akabe Biatı” yapılmıştır. Bu görüşme bile çok gizli olmuştur.

Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. her yerde müşriklerin casuslarının olduğunu, müminlerin olabildiğince kısa ve öz konuşması gerektiğini emir buyurmuştur. Böylece çok kısa görüşmelerle ilk biat gerçekleşmiş ve İslâm’ı tebliğ için Mus’ab b. Umeyr r.a. görevlendirilmiştir. O zamana kadar nâzil olan ayetleri ezbere bilen ve Efendimiz s.a.v.’in tebliğ tarzını çok iyi uygulayan Mus’ab b. Umeyr r.a. kısa zamanda Medine’de halka İslâm’ı anlatmış, iman ile müşerref olmasına vesile olmuştur. Mekke-i Mükerreme’de gizlice namaz kılınırken Medine-i Münevvere’de bir hurma kurutma alanı mescit yapılmış, müminler burada namazlarını kılmaya, İslâm’ı öğrenmeye başlamıştır. Bu mescit Hicret’ten önce Esad b. Zürâre r.a. tarafından etrafı çevrilerek yapılmıştır.

Mekke-i Mükerreme’ye müjdeyle ve yetmiş küsur kişiyle dönen Mus’ab b. Umeyr r.a., İkinci Akabe Biatı’nın neticesinde müslümanlara güvenli bir beldenin kapısının aralandığını haber vermiştir. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. de Medinelilerden müslümanlara ve İslâm’a canlarıyla mallarıyla destek olacaklarına dair söz almış ve hicrete izin vermiştir.

Medine-i Münevvere’ye sevinçle hicret eden müminler, bir nebze rahatlamış olsa da, burada da nice zorluk ve sıkıntıyla baş etmek zorunda kalmışlardır. İşte, İslâm’ın ilk iki nesli, “Muhacir” ve “Ensar” bu yılların yadigârı isimlerdir. Muhacirler Mekke’nin zorlu yıllarını yaşamış, taviz vermemiş ve imanı uğruna her şeyini terk edip hicret etmiş sahabilerdir. Ensar ise, bütün Arap kabilelerini karşılarına alma pahasına muhacirlere sahip çıkmış, İslâm’a ve müslümanlara kol kanat germiş kimselerdir.

Kısaca; dünya hayatı her zaman ve her devirde müminler için nice sıkıntıyla imtihan demektir. Cenab-ı Mevlâmız, bizi imtihana katlanabilen, Muhacir ve Ensar’ın izinde bir nebze sebat edebilen kullarından eylesin. Kalbimizi vatan-ı aslîmizin muhabbetiyle doldurup, fani dünyanın muhabbetini azaltsın.

Tevfik ve inayetiyle…
M.saki Elhüseyni